Yüreklere işleyebildiğimiz kadardır karşı tarafa anlatabildiğimiz. Bunun için yüreklerin de işlenmeye hazır halde olması gereklidir elbette. Eğitimci arkadaşlarım iyi bilirler “hazır bulunuşluk” ve “çoklu zekâ” kavramlarından faydalanırız bizler çocuklara bilgi, duygu, düşünce, fikir aktarırken, onları mücevherler gibi işlerken… Hazır bulunuşluğu yeterli olmayan ya da ifade aktarımı için muhatap olunan kişiye uygun olmayan bir zekâ alanı/ifade tarzıyla yapılan anlatımın amacına ulaşmaması kuvvetle muhtemeldir haliyle. Bu alanlar içerisinden biri var ki çok özeldir bence;  Edebi/duygusal yön… İnsan olabilmenin gereğidir duygu taşımak, olaylara duygusal yaklaşabilmek. Onlar davranışlarındaki nezaketten, akıcı lisanlarındaki letafetten, naif ruhlarındaki ahenkli sükûnetten fark edilirler hemen. Bastığı zaman toprağı incitmeden yürür onlar, konuştuğu zaman kalpleri incitmeden…

Mehtaplı gecelerde su kenarında, gurup vakti ufuk kızıllığında, zifiri gecelerde yıldız ışığında, kıyıda köşede dökülen saklı her damla gözyaşında, aşktan estetikten ahenkten emareler taşıyan utangaç gözlerin bakışında hep farklı görür, farklı düşünür, farklı hisseder onlar…

Akşamüstüne doğru, karlı kış vakti… Tomurcuklar çiçeğe dururken sisi, buğusu buram buram bahar vakti… Kırlara düşen beyaz çiyin aydınlığında, sehere doğru yaz vakti… Gurup kızılı, hüzün sarısı yapraklar düşerken, ikindiye doğru güz vakti… Gönülleri hisler, duygular deryasında, gönülleri billurdan pınarlar gibi çağlayıp coşuverir bu esrarlı güzelliklerin yoğunluğunda… Kimselere anlatmadan özlerinde yaşadıkları bu saadetin teskiniyle mes’ut olurlar çoğu zaman. Kalabalıklar içerisinde yalnız dolaşır, sessizliği sükuneti tercih ederler çoğu zaman. Çünkü bu duyguları, özünde hissedemeyen birine kelimelerle ifade edemezsiniz ve bunun farkındadır onlar. Çehreleri gönüllerinde taşıdıkları saklı mutluluğun hissiyle aydınlıktır onların. Sözleri sukut, sermayeleri güzellik ve incelikle bezenmiş hisler/duygulardır onların…

            Bu haftalık kıymetli okurlarıma veda ederken duygu ve hislerin anlatımıyla ilgili değerli şairimiz Abdurrahim Karakoç’un şu güzel şiiriyle sözlerime son veriyorum:

Uyuyan göllere ay ışığında
Sevginin resmini çizsem kim anlar?
Tomurcuk ayrılıp gül açtığında
Yağmurun saçını çözsem kim anlar?

Bir mekan kaplamış ne varsa nerde
Kendi ötesini saklar her perde
Sonsuzluğun sona erdiği yerde
Huduttan bir kulaç kazsam kim anlar?

Aşk kömür beyazı, kin süt karası
Eklenir yarama her dost yarası
Et oldum bıçakla kemik arası
Cellatla ahdimi bozsam kim anlar?

Doğumda yalan var, ölümde gerçek
Bir şeyler anlatır balık, kuş, çiçek
Kırık gönülleri toplayıp tek tek
Toplayıp göğsüme dizsem kim anlar?

Gün geldi zamanı gömdüm kabre
Dağ oldu aklımın verdiği fire
Bağlasam telaşı çelik zincire
Sabrın derisini yüzsem kim anlar?

İçte deprem olur dışın düğümü
İhlassız çözülmez işin düğümü
Aklımdan geçeni, düşündüğümü
Okusam kim dinler yazsam kim anlar?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.