ABAYLAR
Aksaray
21 Şubat, 2024, Çarşamba
  • DOLAR
    28.96
  • EURO
    31.23
  • ALTIN
    1867.4
  • BIST
    7913.76
  • BTC
    43404.734$

SOMUNCU BABA’NIN ŞİİRLERİNİN YORUMU – 1 – “ Biz ol uşşâk-ı serbâzuz”

11 Şubat 2022, Cuma 14:18

Somuncu Baba hazretlerinin telif ettiği eserler; 2 şiir, 1 kırk hadis şerhi risâlesi, 1 zikir risâlesi, 1 de evrâd-ı şerîf (her gün yapılan dualar)’tir.

Bu köşe yazısı serisinde Mübareğin 2 şiirini yorumlamaya çalışacağım. Önce “Biz ol uşşâk-ı serbâzuz” ile başlayan şiirini yorumlayalım.

Şunu belirtmek istiyorum ki şiirlerin orjinal yazmalarını görmedim. Ancak bu iki şiirden bahseden en eski iki antoloji kitabına ulaştım, inceledim. Bu iki antoloji, Vasfi Mahir Kocatürk’ün Tekke Şiiri Antolojisi (1968) ile Ahmet Necdet Sözer’in Tekke Şiiri – Dinî ve Tasavvufî Şiirler Antolojisi (1997)’dir.

Bu iki kitapta, okudukları yazmalardan olsa gerek, şiirler arasında ufak tefek farklılıklar vardır. Ancak bu köşe yazısında yorumlamaya çalışacağım şiirdeki en büyük farklılık, “Yanup aşkınla tutuşduk”tan sonra gelen kısımdır. Fakat bu farklılık, bu iki antoloji arasında değildir. Çünkü bu iki antoloji, bahsi geçen kısım için hemfikirdir. Farklılık, bu iki antoloji ile yaygın olarak bilinen arasındadır. Şöyle ki;

“Yanup aşkınla tutuşduk”tan sonra bu iki antolojide “Bize tahrîk-i bâl olmaz” gelirken, yaygın olarak bilinende “Bize tahrîk ü târ olmaz” gelmektedir. Bu sebeple ben her iki şeklini de yorumlamaya çalışacağım.

Şair gerçekte ne demiştir, Allah bilir. Ancak ben dilimin döndüğünce anladığımı anlatmaya çalışacağım.

Somuncu Baba, bu şiirinde yaklaşık olarak şöyle demektedir:

Biz ol uşşâk-ı serbâzuz / Akıl, rüşd bize yâr olmaz;
Mey-i aşk ile sermestüz / Bize hergiz humâr olmaz.

Biz, Hallâc-ı Mansûr gibi, Ferhâd gibi o başı ile oynayan, yani aşkı için başını ortaya koyan korkusuz âşıklardanız. İşte biz, o âşıklardan olduğumuz için, akıl ve olgunluk bize yâr olamaz. Biz korkusuz âşıklar, (İlâhî) aşk şarabı ile öyle sarhoş olmuşuz ki bizim sarhoşluğumuzda asla ayılmak yoktur. Yani aşk şarabını içenler, bir daha ayılmaksızın sarhoş olurlar.

Diriyiz dâim, ölmeyüz / Çürüyüp toprak olmayuz;
Karanularda kalmayuz / Bize leyl ü nehâr olmaz.

Biz, daim dirilerdeniz; çünkü biz Allah’ta fenâ olup yok olmuş fâni ve sonra Allah’ta bekâ bulup ebedî olmuş bâkî kullardanız. Yani biz fenâfillâha (Allah’ın varlığı içinde yok olmaya) ve bekâbillâha (Allah’ın varlığı içinde ebedî olmaya) ulaşan kullardanız. Bu sebeple bizim yanımızda ölmek, çürüyüp toprak olmak, kabirde karanlıkta kalmak gibi ifadelerden bahsedilemez. Zira bize gece ve gündüz birdir.

Bizim illerde ay ü gün, Sebât üzre durur dâim;
Televvün irişüp ana, Gehî bedr ü hilâl olmaz.

Bekâbillah’a ulaşmış bu kullar, Velâyet İli’nin sâkinleridir. Bu ilde ay ve güneş daima sabit durur; ay, değişerek dolunay ve hilal gibi evrelere girmez. Çünkü bu ilde zaman kavramı yoktur. Zaman kavramı olmayan bu Velîlik İli’nde, ayın dolunay ve hilal olmasının da bir önemi yoktur.

Bizim gülşendeki güller, Dururlar taze, solmazlar;
Hazân olup dökülmezler, Zemistân ü bahâr olmaz

Biz, bu Velîlik İli’nde güller gibi veliler yetiştiririz ve bizim yetiştirdiğimiz bu güller, her dâim tazedir, Allah’a olan iştiyakları hiçbir zaman azalmadığı için solmazlar, ilk günkü gibi kalırlar. Üstelik o güller yaprak yaprak kendilerini güzel hasletlerle süslemişlerdir ki onlar, bu hasletlerini, kış mevsiminde yapraklarını dökerek kaybeden güller gibi asla kaybetmezler. Çünkü Velîlik İli’nde kış gibi, bahar gibi mevsimler de yoktur. Zaman yoktur.

Şarâb-ı aşkı çün içdük, Ferâgat milkine göçdük;
Yanup aşkınla tutuşduk, Bize tahrîk-i bâl olmaz. / Bize tahrîk ü târ olmaz.

Biz aşk şarabını içtiğimiz için türlü riyazetlerden geçerek, bu fâni dünyadaki şahsi haklarımızdan vazgeçtik ve ferâgat edenlerin göçtüğü mülke yanî bâki Velîlik mülküne göçtük.

“Yanup aşkınla tutuşduk,

Bize tahrîk-i bâl olmaz.”;

Biz Allah’ın aşkı ile yanıp tutuştuk ve bizim bu yanmamız, tıpkı kelebeğin ateşe uçması ve kanatlarının tutuşması gibi bir yanmadır. Kelebek kanatlarından ferâgat etmiştir.

“tahrîk-i bâl”, “kanat yanması” anlamında ise; biz nâr ile değil nûr ile yani Allah’ın aşkı ile yandığımız için, bizim yanmamızda kanatlarımızın yanması gibi bir hâl olmaz.

“tahrîk-i bâl”, “kanat kımıldaması” anlamında ise; biz Allah’ın aşkı ile yanarken, kanadımızı bile kımıldatmadan, çırpınmadan yanarız. Çünkü biz bu yanmadan hoşnutuz.

“Yanup aşkınla tutuşduk,

Bize tahrîk ü târ olmaz.” ise;

Biz Allah’ın aşkı ile yanıp tutuştuk. Biz evvelde nasıl yanmışsak şimdi de aynı yanmaktayız. Bizi yakan ateş öyle bir ateştir ki bu ateş ne uyandırılıp harlanabilir ne de karartılıp söndürülebilir.

İrelden Şems nuruna, Vücudum zerreden katra;
Ne katra ‘ayn-ı bahr oldu, Ona ka’r ü kenâr olmaz.

Ben, Şems’in (güneşin) nuruna erdiğimden beri, vücudumun her bir zerresi eridi de katreye (damlaya) döndü. Yok yok ne katresi! Öyle bir eridi ki katre olmakla da kalmadı, her bir katrem baharda kaynayan pınarlara döndü ki onun artık ne derinliği ölçülebilir ne de ona bir sınır çizilebilir.

Bırak ey Hamîdâ vârı, Görem dersen sen ol yârı;
Göricek ol tecellâyı, Ondan özge kemâl olmaz.

Ey Hamîd, varlığı yok etmekten bahsederken sen varlıktan çok bahsettin, bırak varlığı! Sen esas Yâri, Allah’ı görmek mi istiyorsun? O halde bırak varlığı! O zaman, sen varlığı bıraktığında ve mutlâk varlık olarak sadece onu gördüğünde, sana öyle bir hâl gelecek ki işte o zaman Allah’ın yarattığı her şeyde onun tecellîsini göreceksin. İşte burada senin erişebileceğin en özge kemâl de budur: Allah’ın her varlığı üzerinde O’nun tecellisini görmektir!

Dimağımın erdiğince şiiri yorumlamaya çalıştım.

Son olarak şunu da belirtmek istiyorum:

Şiirin sondan bir önceki dörtlüğünde, Somuncu Baba hazretlerinin Tevriye ve Teşbih Sanatı yaptığını düşünüyorum:

Yani Somuncu Baba’nın “İrelden Şems nuruna, vücudum zerreden katra, ne katra ‘ayn-ı bahr oldu, ona k’ar u kenâr olmaz” derken kastetmiş olduğu Şems, hem hakikat güneşi hem de babası Şemsüddîn Mûsâ olmalıdır.

Somuncu Baba, seyrüsülûkunu babasından tamamlamıştır. Şâdi-i Rûmî, Sadreddîn-i Erdebîlî de onun şeyhlerindendir. Ancak Somuncu Baba, bu zâtların dergâhına zaten icâzetli bir şeyh olarak gitmiştir.

Oğlu Yûsuf Hakîkî Baba da Fasça yazdığı hırka şiirinde, babası Somuncu Baba’nın tasavvûf hırkasını Şemseddîn Mûsâ’dan giydiğini söylemektedir.

Bu sebeple bu şiirde Somuncu Baba, tevriye ve teşbih sanatı yaparak “Babamın nuru ve feyzi ile Bekâbillah makamına ulaşıp, Velilik İli’ne vardığım o günden beri” demek istiyor olmalıdır.

           

Bu durumda son iki dörtlüğü birlikte, kısaca, tekrar yorumlayalım:

İlâhî aşk şarabını içtik ve kendimizden geçip, yani kendimizi bile feda edip ferâgat mülküne göçtük; tıpkı kelebek gibi. Kelebek nasıl ateşe uçmuş ve kendini bile-isteye ateşe atmışsa, biz de kelebek gibi Allah’ın aşkının ateşine kendimizi bile-isteye attık ve yandık. Ancak ateşe bile-isteye kendimizi attığımız için, yanarken kanatlarımızı dahi kımıldatmadık. Çünkü biz bu yanmadan hoşnuduz.

Bizi bu aşk ateşi ile tutuşturan da Şemsüddîn Mûsâ’nın nurudur. Ben onun nuruna erdiğim ve beni İlâhî aşk ile tutuşturduğu o günden beri yanmaktayım. O günden beri öyle bir yanmaktayım ki artık vücudumun her bir zerresi eridi de katreye (damlaya) döndü. Yok yok ne katresi! Öyle bir eridi ki katre olmakla da kalmadı, her bir katrem baharda kaynayan pınarlara döndü de artık onun ne derinliği ölçülebilir ne de ona bir sınır çizilebilir.

“Senden dolu iki cihan” şiirinde görüşmek üzere…

Allah’a emanet olun.